MAHMUD EFENDİ CEMAATİ
Kalpten Kalbe, Saygının, Sevginin,
Rahmetin, Miracın Eğitimi

Mevlânâ Abdülhâlık el-Ğucdüvânî (Kuddise Sirruh)

Nakşibendiyye • Altın Silsile
Hâce Abdulhâlık Gucdüvânî (Kuddise Sirruhû)
Onuncu halka • Kelimât-ı Kudsiyye’nin müessisi
Doğumu, Nesebi, Ailesi
Bilgi: Kimlik
Tarikat ehli içinde “serdar”, hakikat yolunda “dayanak”, marifet erbabı içinde “önder” diye anılan Hâce Abdulhâlık Gucdüvânî (Kuddise Sirruhû), rivayetlere göre hicrî 479 yılında Buhara civarında yer alan Gucdüvân kasabasında dünyaya gelmiştir.[1]
Ailesinin Buhara’ya Malatya’dan göç ettiği; babası Abdulcemil Efendi’nin zâhirî ve bâtınî ilimlerde derin, ayrıca İmam Mâlik (Rahimehullâh) nesline mensup bir zat olarak tanıtıldığı aktarılır.[2][3] Annesi için de “sultan kızlarından, sâliha bir hanım” ifadesi geçer.[3]
Bazı kaynaklarda, Abdulcemil Efendi’nin Hızır (Aleyhisselâm) ile sohbet edenler arasında zikredildiği; Hızır (Aleyhisselâm)’ın çocuğu olacağını müjdeleyip isminin “Abdulhâlık” konulmasını istediği, doğumdan sonra da bu ismin verildiği anlatılır.[4]
Şemâili ve Şahsiyeti
Bilgi: Şemâil
Şemâiline dair kayıtlarda; uzun boylu, iri başlı, yüzü güzel, teni beyaz; göğsü ve omuzları geniş bir yapıda olduğu zikredilir.[1] Ancak asıl dikkat çeken tarafı, kişiliğinde istikamet ve sadakati merkez almasıdır: sünnete bağlılık, bidatlerden ve nefsanî arzuların sürüklediği aşırılıklardan uzak durmak, metinlerde tekrarlanan bir çizgidir.[5]
Altın silsilenin onuncu halkası olarak; manevî emaneti şeyhi Yusuf Hemedânî (Kuddise Sirruhû)’den alıp Arif Rîvgerî (Kuddise Sirruhû)’ye ulaştırdığı belirtilir.[5] Ayrıca duasının makbul olduğu, insanlardan ve cinlerden bazı kimselerin dua talebi için uzak diyarlardan geldiği yönünde rivayetler nakledilir.[5]
Çocukluğu ve İlim Tahsili
Bilgi: İlim
Çocukluk yıllarını Gucdüvân’da geçirdikten sonra ilim tahsili için Buhara’ya yöneldiği nakledilir. Buhara’da dönemin âlimlerinden Allâme Sadruddîn’den ders alarak kısa zamanda zâhirî ilimlerde ilerlediği ifade edilir.[6]
Rivayete göre bir tefsir dersinde A‘râf Sûresi’nin 7/55 ayeti okunurken “gizli dua/zikrin mahiyeti” hakkında ince bir soru yöneltmiş, bunun üzerine hocası “bu ilm-i ledünnîdir; Allah dilerse seni bu sırra ulaştırır” meâlinde cevap vermiştir.[6]
Zikr-i Hafî ve Hızır (a.s.) Rivayeti
Bilgi: Zikir
Metinlerde dikkat çeken anlatımlardan biri, “zikr-i hafî”nin öğrenilişine dair rivayettir. Abdulhâlık Gucdüvânî (Kuddise Sirruhû) bu konuyu sorarken, şeytanın insana nüfuzunu anlatan hadisi de hatırlatır: “Şeytan, insanoğlunun içinde kan gibi dolaşır.”[7] Bu hassasiyetin, gizli zikrin adabını öğrenme arzusunu büyüttüğü aktarılır.
Rivayete göre Hızır (Aleyhisselâm) gelerek kendisine “manevî evladım” hitabında bulunmuş, “zikr-i hafî”yi telkin etmiş; suya girmesi ve kalbiyle Lâ ilâhe illâllâh Muhammedün Resûlullah zikrini tekrarlaması tavsiye edilmiştir. Abdulhâlık Gucdüvânî (Kuddise Sirruhû) bu talimata uzun süre devam etmiştir.[8]
Yusuf Hemedânî’ye İntisabı
Bilgi: İntisab
Yusuf Hemedânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerinin Buhara’ya gelişiyle, Abdulhâlık Gucdüvânî (Kuddise Sirruhû) onun sohbetine koşmuş; gönül zikriyle meşgul olan bu büyük mürşidden ayrılmayarak kemâliyle istifade ettiği belirtilmiştir. Kendi ifadesiyle “yirmi yaşında iken Hızır (Aleyhisselâm) onu Hâce Yusuf Hemedânî’ye gönderdi” şeklinde bir rivayet de aktarılır.[9]
Şeyhi Buhara’dan ayrıldıktan sonra hâllerini gizleyerek riyazete yöneldiği; bazen bir namaz vakti içinde Kâbe’ye gidip gelme gibi olağanüstü hâllerin kendisinden zuhur ettiği de menkıbeler arasında sayılır. Daha sonra irşada başlayıp pek çok kimseyi yetiştirdiği; bilhassa Şam taraflarında insanların kendisinden istifade ettiği anlatılır.[9]
Bazı Kerâmet Rivayetleri
Bilgi: Kerâmet
Aşure gününde sohbet meclisine derviş kıyafetiyle gelen bir gencin “mü’minin ferâseti” hadisini sorup sırrını öğrenmek istemesi meşhur rivayetlerdendir.[10] Hâce hazretlerinin gencin belindeki zünnârı (gayr-ı müslimlerin alameti sayılan kuşak)[11] keşfetmesi, gencin inkârına rağmen hırkası çıkarılınca zünnârın ortaya çıkması ve bunun üzerine iman etmesi anlatılır. Bu olaydan sonra Hâce’nin, müridlerine “zâhir zünnâr kesildi; biz de bâtın zünnârı olan ucbu keselim” meâlinde ders verdiği kaydedilir.[12]
Hâce Muhammed Pârsâ’nın naklettiği rivayette ise; uzaktan gelen bir misafirin “bize de dua edin” talebi üzerine, farzları eda ettikten sonra yapılan duanın kabul umuduna işaret eden; kişinin farzlara sarılıp dua kapısında durması gerektiğini öğütleyen sözleri aktarılır.[13]
Kelimât-ı Kudsiyye
Bilgi: Esaslar
Tarikat-ı Nakşibendiyye’de temel düsturlar arasında kabul edilen Kelimât-ı Kudsiyyenin (kudsî kelimeler) sekiz esası, Abdulhâlık Gucdüvânî (Kuddise Sirruhû) hazretine nisbet edilir:
8 Esas
1) Hûş der-dem • 2) Nazar ber-kadem • 3) Sefer der-vatan • 4) Halvet der-encümen • 5) Yâd-kerd • 6) Bâz-geşt • 7) Nigâh-daşt • 8) Yâd-daşt.[14]
Bu esaslara daha sonra Şâh-ı Nakşibend (Kuddise Sirruhû) tarafından üç “vukûf” ilave edildiği belirtilir: Vukûf-ı adedî, vukûf-ı zamânî, vukûf-ı kalbî.[14]
Öğütleri ve Vesâyâ
Bilgi: Nasihat
Vesâyâ (Vasiyetler) adıyla bilinen risalede; ilim, edep ve takvayı merkez alan, sünnet ve cemaat çizgisini korumayı öğütleyen; fıkıh ve hadis tahsilini teşvik eden; cahil sûfîlerden uzak durmayı tavsiye eden dikkat çekici ikazlar yer alır.[15]
Özet vurgular: Namazı cemaatle kılmak, şöhret ve makam arzusundan sakınmak, gereksiz münakaşadan kaçınmak, helâl lokmaya titizlik göstermek, az konuşup az yiyip az uyumak, insanlara şefkatle bakmak, kimseyi hor görmemek, dünyaya aldanmamak, dervişleri dost edinmek…[15]
Nefahâtü’l-Üns’te geçen bir muhaverede, bazı sözlerin “tercih” diliyle söylenmesini kabul etmeyip, kulun edebinin “emredildiği yere gitmek ve istenilen yerde durmak” olduğunu vurguladığı aktarılır.[16] Yine “şeytanın sâlike tesiri” hakkında; fenâ makamına ermemiş, öfke hâli sönmemiş kimseye şeytanın erişebileceğini; fenâ sırrına kavuşanda ise öfkenin değil “gayret”in kalacağını ve şeytanın gayret bulunan yerde barınmayacağını ifade eden sözleri nakledilir.[17]
Eserleri
Bilgi: Kitap
Kaynaklarda Hâce Abdulhâlık Gucdüvânî (Kuddise Sirruhû)’ye nisbet edilen iki eser özellikle öne çıkar:
Risâle-i Sâhibiyye
Yusuf Hemedânî (Kuddise Sirruhû) menkıbeleriyle birlikte müellifin hayatından bazı kesitlerin yer aldığı eser olarak tanıtılır; Harîrîzâde’nin Tibyân’ında (vr. 379a-389b) bulunduğu ve Saîd-i Nefîsî tarafından neşredildiği kaydedilir.[18]
Vesâyâ (Vasiyetnâme)
Halifesi Hâce Evliyâ-i Kebîr için yazıldığı belirtilen kısa bir adab risalesidir. Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Esad Efendi, nr. 3702/5) kayıtlı olduğu; ayrıca Fazlullah b. Ruzbihân el-Huncî’nin bu risaleye şerh yazdığı ve şerhin de Süleymaniye’de (Yahya Tevfîk, nr. 1500) bulunduğu kaydedilir.[19]
Halifeleri
Bilgi: Halife
Vefatına yakın, müridlerin terbiyesi için dört halife bıraktığı belirtilir.[20] Bunların başında silsilenin on birinci halkası olarak kabul edilen Mevlânâ Hâce Arif Rîvegerî (Kuddise Sirruhû) gelir.[21]
Diğer üç halifesi hakkında da kaynaklarda şu kısa bilgiler zikredilir:
Hâce Ahmed Sıddîk (Kuddise Sirruhû)
Aslen Buharalı olduğu, şeyhinin vefatından sonra vekil olarak irşadı sürdürdüğü; kabrinin Buhara yakınındaki Muğyân köyünde bulunduğu nakledilir.[22]
Hâce Evliyâ-i Kebîr (Kuddise Sirruhû)
Buhara’da ilimle meşgulken şeyhiyle çarşıda karşılaşıp torbalarına yardım etmesi üzerinden başlayan muhabbeti, daha sonra hizmete ve sohbet terbiyesine dönüşmüş; nihayet halifelikle şereflenmiştir. Kendisinin de bazı halifeler yetiştirdiğine dair kayıtlar mevcuttur.[22]
Hâce Süleyman Germînî (Kuddise Sirruhû)
Bazı nakillerde doğrudan Hâce Abdulhâlık’ın, bazılarında ise Hâce Evliyâ-i Kebîr’in halifesi olarak zikredilir. Önce şeyhi Abdulhâlık Gucdüvânî’nin, ardından Hâce Evliyâ’nın himayesinde bulunmuş olması mümkün görülür.[22]
Vefatı
Bilgi: İrtihal
Abdulhâlık Gucdüvânî (Kuddise Sirruhû)’nin hicrî 575 (m. 1179) yılında Gucdüvân’da vefat edip oraya defnedildiği kaydedilir.[23]
Dipnotlar
Bilgi: Kaynak
[1] en-Nakşibendî, Ahmed b. Süleyman, Şemâil-i Silsile-i Nakşibendiyye, M. Ü. İ. F. Ktp., nr. 770, vr. 23a.
[2] Mâlik b. Enes (712–795): Mâlikî mezhebinin imamı.
[3] el-Hânî, Abdülmecîd b. Muhammed, el-Hadâiku’l-Verdiyye, thk. Muhammed Hâlid el-Harse, Dimaşk 1997, s. 352.
[4] el-Kevserî, Muhammed Zâhid b. el-Hasen, İrğâmü’l-Merîd, el-Mektebetü’l-Ezheriyye, 1. Baskı, s. 41.
[5] Mahmud Ustaosmanoğlu, Risâle-i Kudsiyye Tercümesi, II/580.
[6] A‘râf Sûresi, 7/55.
[7] “Şeytan, insanoğlunun içinde kan gibi dolaşır.” Buhârî, Ahkâm 21; Ebû Dâvûd, Sünnet 18; İbn Mâce, Sıyâm 66; Dârimî, Rikâk 66; Ahmed b. Hanbel, XX/47 (No: 12593).
[8] el-Hüseynî, Muhammed ‘Îd Abdullah Ya‘kûb, es-Silsiletü’z-Zehebiyye, Dımaşk 2004, s. 130; en-Nebhânî, Yusuf b. İsmail, Câmi’u Kerâmâti’l-Evliyâ, Furbender 2001, s. 143.
[9] Hocazâde Ahmed Hilmi, Hadîkatü’l-Evliyâ, İstanbul 1318, s. 19.
[10] “Mü’minin ferâsetinden sakının…” Tirmizî, Tefsîr 16; ayrıca bkz. es-Suyûtî, Kûtu’l-Muğtezî, Mekke 1424, II/775.
[11] Zünnâr: Gayr-ı müslimlerin dinî alameti sayılan kuşak. el-Ferâhidî, Halîl b. Ahmed, Kitâbu’l-‘Ayn, Dâru’l-Hilâl, VII/359.
[12] Câmî, Mevlânâ Abdurrahman, Nefahâtü’l-Üns, trc. Lâmi‘î Çelebî, s. 412.
[13] Hâce Pârsâ, Faslu’l-Hitâb, Nuruosmaniye Ktp., nr. 2510, 296b.
[14] Mahmud Ustaosmanoğlu, İrşâdü’l-Mürîdîn, İstanbul, s. 27; el-Hânî, Muhammed b. Abdillah, el-Behcetü’s-Seniyye, Kastamonu İl Halk Ktp., nr. 2292.
[15] Safî, Mevlânâ Alî b. Hüseyin, Reşahât, İstanbul, s. 31-32.
[16] el-Fârûkî, Muhammed Fadlullah, Umdetü’l-Makâmât, Hakikat Kit., İstanbul 2014, s. 63.
[17] Câmî, Nefahâtü’l-Üns, s. 412.
[18] Risâle-i Sâhibiyye neşri ve atıf: Hamid Algar, DİA, XIV/171.
[19] Vesâyâ ve kayıtlar: Kehhâle, Ömer Rıza, Mu’cemü’l-Müellifîn, Beyrut, VIII/68; Hacı Halîfe, Keşfü’z-Zunûn, II/2012; el-Hasenî, Abdulhayy b. Fahruddîn, Nüzhetü’l-Havâtır, Beyrut 1999, VI/867; Bağdatlı İsmail Paşa, Hediyyetü’l-‘Ârifîn, I/263.
[20] el-Kazvînî, Muhammed b. Hüseyin, Silsilenâme-i Hâcegân-ı Nakşibend, Süleymaniye Ktp., Laleli, nr. 1381, 4b-5a.
[21] Arif Rîvegerî’nin hayatının müstakil anlatılacağı kaydı.
[22] Safî, Fahruddîn Alî b. Hüseyin, Reşahât, İstanbul, s. 44, 47.
[23] Hacı Halîfe, Mustafa b. Abdillah, Süllemü’l-Vusûl ilâ Tabakâti’l-Fuhûl, thk. Muhammed Abdülkadir el-Arnaût, İstanbul 2010, II/246.