Mevlânâ Kâsım ibnü Muhammed ibni Ebî Bekr es-Sıddîk (Radıyallâhü Anhüm)
Altın Silsile – Mevlânâ Kâsım ibnü Muhammed es-Sâdık (r.a.)
İndeks
Başlıklar
Giriş Babası İçin Mağfiret Dilerdi Vefatı, Kefen Vasiyeti ve Son Tavsiyeleri “Elimde Olsa Hilâfeti Ona Verirdim” Sözü Büyük Bir Fakih: Mescidde İlim ve Sohbet Halkaları “Bilmiyorum” Edebi ve İlim Ahlâkı İtikadî Sapmalar Karşısındaki Tavrı 100 Bin Dirhemi Fukaraya Dağıttı Vasiyetindeki İman Vurgusu Nazik Bir Konu: Edebin İnceliği Sıddîkî Silsiledeki Yeri ve Tesir Alanı İlimlerin Dönemi: Hadis–Fıkıh–Tasavvuf Bütünlüğü Silsilenin Bir Sonraki Halkası Sayfa BaşıMevlânâ Kâsım ibnü Muhammed es-Sâdık (Radıyallâhü Anhümâ)
Selmân el-Fârisî’den sonra “altın silsile”, tâbiîn nesline intikal eder. Bu defa emanetin sahibi, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ın torunu olan Kâsım bin Muhammed’dir. Künyesi Ebû Muhammed’dir. Annesi, İran hükümdarlarından Yezdcürd’ün kızıdır. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.)’in torunu İmam Zeyne’l-Âbidîn ile teyzezâdedir. Hicrî 30 (Milâdî 650) yılında doğmuş; Emevî döneminin karışık, çalkantılı siyâsî ve içtimâî atmosferinde büyümüştür. Halası Hz. Âişe (r.anhâ) validemizin şefkat ve merhametine mazhar olmuş; hatta onun başını bizzat tıraş ettiği rivayet edildiğine göre, gösterdiği yakınlık ve ihtimâm daha iyi anlaşılır.
Babası İçin Mağfiret Dilerdi
Hz. Kâsım (r.a.), Hz. Âişe (r.anhâ) validemiz başta olmak üzere Ebû Hüreyre (r.a.), İbn Abbâs (r.a.) gibi büyük sahâbîlerden hadis ve ilim aldı. Medine’nin “yedi büyük fakihi” arasında zikredildi. Hadis ve sünnet bilgisine vukufu, tefsire vukufundan daha ziyade idi. Fıkıhta da tasavvufta da üstad kabul edilirdi. Yaşadığı devir, siyâsî kargaşaların arttığı; emirlerin, zenginlerin ve nüfuz sahiplerinin dünyaya fazla rağbet ettiği bir dönemdi. İşte bu sebeple, o yıllarda zâhid âlimler, Hz. Peygamber (s.a.) ve ashâbının zühd çizgisine büyük bir özlem duymaktaydı. Hz. Kâsım (r.a.) da bu bağrı yanık, gözü yaşlı bahtiyarlardandı.
Babası Muhammed b. Ebû Bekir’in Hz. Osman (r.a.) devrindeki taşkınlıkları sebebiyle, Cenâb-ı Hak’tan babası adına mağfiret diler; bununla hem edebini hem vefâsını hem de hakkı teslim eden bir yürek taşıdığını gösterirdi.
“Tasavvuf arayı açmak değil, kapamaktır” anlayışını hayatına düstur edinmişti. Bu yüzden güzel hasletleriyle dostluk ve kardeşliği güçlendirmek için elinden geleni yapar; gönülleri birleştirmeye çalışırdı. Çağdaşları, bu fazîlet abidesi hâlini takdirle yâd ederlerdi. Nitekim Yahyâ b. Saîd: “Biz çağımızda Kâsım b. Muhammed’den daha faziletli birini görmedik” demiştir.
Vefatı, Kefen Vasiyeti ve Son Tavsiyeleri
Mekke ile Medine arasında Kudeyd denilen yerde, 102/720 veya 108/726 yılında, yetmiş yaşlarında vefat etti. Ölmeden evvel gözlerini kaybetmişti. Vefatının yaklaştığını anlayınca oğluna: “Beni üzerimdeki giysilerle; gömlek, izâr ve ridâ ile kefenleyin” dedi. Oğlu: “Babacığım, bunu iki katına çıkarsak olmaz mı?” diye sorunca, “Dedem Ebû Bekir de böyle üç parça kefene sarılmıştı. Bizim ölçümüz onlardır. Bu kadarı kâfidir; dirilerin yeni giysiye ölülerden daha çok ihtiyacı vardır” cevabını verdi.
Ardından oğluna; önce kabrini dümdüz yapmasını, sonra ailesine haber vermesini vasiyet etti.
“Elimde Olsa Hilâfeti Ona Verirdim” Sözü
Ömer b. Abdülaziz’in “Elimde olsa hilâfeti Kâsım b. Muhammed’e bırakmak isterdim” diye övdüğü; İmam Mâlik’in de “Kâsım bu ümmetin fukahâsındandır” diye senâ ettiği Ebû Bekir torunu, gerçekten asâlet ve mehâbet timsaliydi. Daima düşünceli ve haşyetli görünürdü. Yüzünde hüzün, alnında secdenin izi vardı.
Ömer b. Abdülaziz ile münasebetleri şu hâdise ile daha da belirginleşmiştir: Abdülmelik b. Mervân vefat edince Ömer b. Abdülaziz çok üzülmüş, rivayete göre yetmiş gün kadar yas tutmuştur. Bunu duyan Kâsım, halifenin yanına giderek: “Bilmez misin ki eslâfımız musibeti de nimeti de aynı gözle görür ve aynı tavırla karşılardı. Nimete tezellül, musibete tecemmül gösterirdi. Yani nimete layık olmadığını düşünerek şükreder; musibete de hikmetini arayarak sabrederdi” dedi.
Bu nasihattan hoşlanan Ömer b. Abdülaziz, Kâsım’a ayrı bir ilgi göstermeye başladı. Çünkü gönlüne onun sayesinde dünyanın geçiciliği ve zühd anlayışı yerleşmişti.
Büyük Bir Fakih: Mescidde İlim ve Sohbet Halkaları
Kâsım (r.a.) fakih idi. Sabahın erken saatlerinde mescide gelir, iki rekât namaz kılar, sonra etrafını çeviren insanların muhtelif suallerini cevaplandırırdı. Akşamları, yatsıdan sonra dostlarıyla âhiret üzerine sohbet eder; vera ve takvâ hususunda onları aydınlatırdı.
O devirde ricalden sayılmak, meselelerde sağlam cevap verebilmek için güçlü bir sünnet bilgisine sahip olmayı gerektirirdi. Kâsım, çağdaşları arasında bu sahada da temâyüz etmişti. Rivayet ettiği hadisler ekseriyetle ahkâm ve menâsik gibi amelî konulara dairdi.
“Bilmiyorum” Edebi ve İlim Ahlâkı
Bilinmeyen bir mesele sorulduğunda “Bilmiyorum” demekten çekinmezdi. Bildiği şeyler için de: “Bildiğim şeyleri gizlemek bana helâl olmaz” derdi. Üsteleyenlere ise şu ölçüyü hatırlatırdı: “Kişinin, Allah’ın kendisine farz kıldığı şeyleri öğrendikten sonra ‘cahil olarak yaşaması’, bilmediği şeyler hakkında konuşmasından daha hayırlıdır.”
İtikadî Sapmalar Karşısındaki Tavrı
İtikadî konulardaki bocalamaları ve özellikle Kaderiyye’nin sapkın telakkîlerini hoş görmez; bu görüşlerde ısrar edenlerin büyük vebal altına gireceğini söylerdi.
100 Bin Dirhemi Fukaraya Dağıttı
Hz. Kâsım (r.a.) zâhid idi. Zühdünün gereği olarak kendisine verilen 100.000 dirhem ganimet malına el sürmemiş, fakirlere dağıtmıştı. Darlık zamanında bile kendisine getirilen zekât malını fukaraya verirdi. Yine böyle bir mal geldiğinde, onu fakirlere dağıttıktan sonra namaza durdu. Yanındakiler kendi aralarında konuşup her biri bir şey söyledi. Oğlu da: “Siz zekâtı öyle birine verdiniz ki Allah’a yemin ederim, kendisine bir kuruş bile ayırmadı” dedi.
Kâsım bu söz üzerine namazı kısa kıldı; selâm verince oğluna: “Yavrucuğum, bildiğin şey hakkında konuş; bilmediğin konularda diline sahip ol” dedi. Bu ikazıyla, aslında “her doğrunun her yerde söylenmemesi gerektiğini” öğretmek istiyordu. Yoksa oğlunun söylediği doğruydu; fakat yanında, kendisi hakkında böyle sözlerin dolaşması onu rahatsız etmişti.
Vasiyetindeki İman Vurgusu
Bir gün vasiyetini yazdırmak üzere bir kâtip çağırdı ve: “Yaz” dedi: “Bu, Kâsım b. Muhammed’in vasiyetidir. Kâsım, Allah’tan başka ilâh olmadığına şehâdet eder. Eğer o buna şehâdet edenlerden olmasaydı, şakîlerden olur, yolunu şaşırırdı.” Bu sözleriyle kalpteki gerçek iman duygusunun insanı şakâvetten ve sapıklıktan alıkoyacağını; imanın, insanı hayra sevk eden bir muharrik olduğunu anlatmak istiyordu. Zikir, namaz ve her türlü ibadetin gayesi de, imanı güçlendirmek ve onun hayatı yönlendirmesini sağlamak değil midir?
Nazik Bir Konu: Edebin İnceliği
İlmine güvenmez, bildiğiyle övünmezdi. Bir bedevî gelip: “Sen mi daha âlimsin, yoksa Sâlim mi?” diye sorduğunda, bu soru onu edeben dar bir yola sokmuştu. “Ben daha âlimim” dese nefsine pay çıkaracaktı; “Sâlim daha âlimdir” dese hakikate aykırı olacaktı. En güzel çözüm, kimseyi incitmeden, nefsi öne çıkarmadan konuşmaktı. O da öyle yaptı: “Sâlim gerçekten saygıya layık, değerli bir insandır” dedi.
Sıddîkî Silsiledeki Yeri ve Tesir Alanı
Sıddîkî silsile, Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.)’tan sonra arasına Selmân’ı katarak Kâsım ile yeniden Sıddîk ailesine dönmüş oldu. Kâsım (r.a.), devrinin değerli bir mürşid ve mübelliği olarak Arap-Acem demeden bütün ümmete hizmet etti. Annesinin İranlı olması sebebiyle Farsça da bildiği için tesir alanı daha da genişti.
İlimlerin Dönemi: Hadis–Fıkıh–Tasavvuf Bütünlüğü
Onun yaşadığı çağda İslâmî ilimler henüz tam mânâsıyla bağımsız disiplinler hâlinde ayrışmamıştı. Bu sebeple o, hadis öğretirken sünnetle birlikte fıkhı ve tasavvufu da talim ederdi. O devirde pek çok âlimin hâli böyledir. Bilhassa mutasavvıflar tasavvufun yanında ya hadis ya fıkıh ile meşgul olur; fıkıh ilmi çoğu zaman akaid konularını da içine alırdı. Bu yüzden “el-Fıkhu’l-Ekber” tabiri, inanç esaslarını ifade etmek için kullanılmıştır.
Silsilenin Bir Sonraki Halkası
Hz. Kâsım’dan sonra silsile, ehl-i beyt’e intikal ederek İmam Ca‘fer-i Sâdık (r.a.) hazretlerine geçecektir.