Mevlânâ Selmân el-Farisî (Radıyallâhü Anh)
Mevlânâ Selmân el-Fârisî (Radıyallâhu Anh)
Altın Silsile – 3. Halka | İndeksli Okuma
Bölümler
1) Selmân el-Fârisî (r.a.) Kimdir? 2) Doğumu, Ailesi ve Çevresi 3) Hakikati Arayışı ve Yolculuklar 4) Kölelik İmtihanı ve İşaretler 5) İslâm’ı Kabulü ve Hürriyete Kavuşması 6) Hendek ve “Ehl-i Beyt” İltifatı 7) Muâhât: Ebü’d-Derdâ ile Kardeşlik 8) Zühdü ve Takvası 9) Medâin Valiliği: Tevazu ve Hizmet 10) Nefs Terbiyesi ve “El kârda gönül yârda” 11) Mektup ve İrşad Dili 12) “İman Süreyya’da olsa…” Müjdesi 13) Vefatı ve Rivayetlerİçindekiler
1) Selmân el-Fârisî (r.a.) Kimdir?
Mevlânâ Selmân el-Fârisî (Radıyallâhu Anh), uzunca boylu, buğday tenli, gökçek yüzlü ve sık sakallıydı. Bünyesi sağlam, mizacı sâkin, dostluğu külfetsizdi. Samimi, geçim ehli ve gönül insanı olarak tanınırdı. Altın silsilemizin üçüncü halkası olan bu büyük sahâbî, Allah Rasûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in “Bizden, ehl-i beytimizdendir” iltifatına mazhar olmuş müstesna bir yıldızdır.
Asıl adı Mabih iken, İslâm’la şereflendikten sonra Rasûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ona “Selmân” yahut “Selmânu’l-Hayr” adını vermiş; “İbn İslâm” künyesiyle de anılmıştır. İran’ın İsfahan bölgesinden olup İranlılardan Müslüman olan ilk kimselerdendir. Nitekim Rasûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem): “Arab’ın ilki benim, Rum’un Suheyb, Habeş’in Bilâl, Fars’ın da Selmân” buyurarak onu ümmetin büyükleri arasında özel bir yere koymuştur.
2) Doğumu, Ailesi ve Çevresi
Selmân el-Fârisî (r.a.), İsfahan’ın Cey köyünde çiftlik sahibi, kabile içinde sözü geçen zengin bir ailenin çocuğudur. Babası Büd (veya Büdehşan) diye anılır. Aile ve çevresi ateşperestlik inancına bağlıydı. Selmân (r.a.) da gençliğinde bu çevrenin içinde yetişmiş; fakat gönlünde dinmeyen bir hakikat arzusu, onu alışılmışın dışına taşımıştır. Çünkü onun kalbinde, dünyalıkla yatışmayan bir “doğruyu bulma yangını” vardı.
3) Hakikati Arayışı ve Yolculuklar
Hak ve hakikat sevgisi, Selmân (r.a.)’ı hak din arayışına sevk etti. Önce Hıristiyanların ibadet hayatı ve kilise düzeni dikkatini çekti. Bu merak, onu Şam tarafına götürdü. Şam’dan Musul’a, oradan Nusaybin’e ve nihayet Ammuriye’ye uzanan bir arayış zinciri yaşadı. Her durakta ilim ehliyle görüştü, hizmet etti, öğrendi; ama kalbindeki arayış bitmedi.
Ammuriye’de karşılaştığı ve uzun süre hizmetinde bulunduğu bir rahip, ona çok mühim bir müjde verdi: İbrahim (Aleyhisselâm)’ın hanîf ve tevhîd diniyle gelecek son peygamberin zuhûrunun yaklaştığını, onun Arap toprağında ortaya çıkacağını haber verdi. Üstelik bu haber, belirgin işaretlerle tamamlanmıştı.
4) Kölelik İmtihanı ve İşaretler
Ammuriye’deki rahip, Selmân (r.a.)’a son peygamberle ilgili şu alametleri söyledi: “İki taşlık arasında hurmalık bir yere hicret edecek. İki kürek kemiği arasında peygamberlik mührü olacak. Hediyeyi kabul edecek, sadakayı kabul etmeyecek.” Bu sözler Selmân (r.a.)’ın yolculuğunda bir pusulaya dönüştü.
Rahibin işaret ettiği istikamette yola koyuldu; fakat yol, ağır bir imtihanla devam etti. Benî Kelb kabilesinin kervanıyla yola çıktı; ancak tüccarlar ona ihanet ederek köle diye bir yahudiye sattılar. Böylece Selmân (r.a.), Medine’ye uzanan kader kapısının eşiğine getirildi.
5) İslâm’ı Kabulü ve Hürriyete Kavuşması
Selmân (r.a.), Medine’de köle olarak bulunduğu sırada Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in zuhûrunu haber alınca ilk fırsatta yanına gitti. Rahibin verdiği işaretleri tek tek yokladı: hediye ve sadaka hususundaki ölçüyü gözledi, peygamberlik mührünü aradı. Bütün işaretlerin onda toplandığını görünce teslim oldu ve Müslüman oldu.
Köle oluşu sebebiyle Bedir ve Uhud gazvelerine katılamamıştı. Ancak Allah Rasûlü’nün yönlendirmesiyle Ashâb-ı Kirâm, bedelini ödeyerek onu hürriyetine kavuşturdu. Böylece Selmân (r.a.), hem iman hürriyetini hem beden hürriyetini birlikte yaşadı.
6) Hendek ve “Ehl-i Beyt” İltifatı
Selmân (r.a.)’ın en büyük hazzı, Mescid-i Nebevî’de Rasûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in dizinin dibinde bulunmak, duyduklarını ve gördüklerini ruhuna nakşetmekti. Ashâb arasında samimiyeti, sadakati ve kabiliyetiyle kısa zamanda sevildi.
Hendek Gazvesi’nde, o günün şartlarında yeni ve etkili sayılabilecek “şehrin çevresine hendek kazma” fikri ona aitti. Muhacirler “Selman bizdendir”, Ensar “Selman bizdendir” diyerek onu sahiplenince, Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bu muhabbeti taçlandıran iltifatıyla buyurdu: “Selman, bizim ehl-i beytimizdendir.”
7) Muâhât: Ebü’d-Derdâ ile Kardeşlik
Hicretten sonra Rasûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in uyguladığı muâhât (kardeşleştirme) sırasında Selmân (r.a.) ile Ebü’d-Derdâ (r.a.) kardeş ilan edildi. Fakr ve zühd üzere yaşayan bu iki sahâbî, birbirlerini sık ziyaret eder, ihtiyaçlarını görür; yer yer birbirlerine sünnet çizgisinde tavsiyelerde bulunurlardı. Bu kardeşlik, hem sosyal dayanışma hem de kalbî terbiyenin bereketli bir örneğidir.
8) Zühdü ve Takvası
Selmân (r.a.), zâhidâne hayatı ve dünyaya değer vermeyen anlayışıyla tanındı. Rivayete göre evlendiği zaman evin süslenmiş hâlini görünce: “Rasûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bana ‘Dünyadaki eşyan bir yolcunun azığı kadar olsun’ buyurmuştu.” diyerek süsler sökülüp sadeleşinceye kadar içeri girmedi.
Hastalandığında Sa’d b. Ebî Vakkâs (r.a.) onu ağlarken görünce sebebini sordu. Selmân (r.a.) “Ölümden korktuğumdan değil; Rasûlullah’ın tavsiyesine tam uyamamaktan” dedi. Çevresindeki eşyaların bir leğen, bir çanak ve su kabından ibaret oluşu; vefatından sonraki terekesinin de çok az oluşu, onun zühd ve takvasını gösteren canlı bir şahit gibidir.
9) Medâin Valiliği: Tevazu ve Hizmet
Hz. Ömer (r.a.) döneminde Medâin’e vali tayin edildi. Fakat valilik, onun hayat standardında bir değişiklik yapmadı. Çünkü izzet ve şerefin üniformalarda değil; iman ve ahiret şuurunda olduğuna inanıyordu. Hırkasını hem giyer, hem altına serer, hem üstüne örterdi. Kendisine ev yapmak isteyenlere: “Ayağa kalkınca başımın değeceği yükseklikten, uzanınca ayaklarımın erişeceği genişlikten fazlasını istemem.” dedi.
Halk arasında sade kıyafetle dolaşır; tanımayanlar yük taşıtırdı. Vali olduğunu anlayıp yükü almak isteyenlere izin vermez, gideceği yere kadar taşıyıverirdi. Bu hâl, makam içinde tevazu ve hizmetin nasıl yaşanacağını gösteren nadir örneklerdendir.
10) Nefs Terbiyesi ve “El kârda gönül yârda”
Selmân (r.a.), helal lokmanın izzet olduğuna inanırdı. Hurma yaprağından sepet örer, satar; kazancını hem ailesine hem infaka ayırırdı. Gece olunca namaza durur; yorulunca zikir ve tefekkürle meşgul olur; beden dinlenince tekrar namaza kalkardı.
Yeme-içmeyi amaç değil araç görürdü. Kendisine yemek konusunda ısrar edenlere, Rasûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in “Dünyada iken karınlarını çokça doyuranlar, kıyamet günü en çok aç kalanlardır… Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir.” buyurduğunu hatırlatırdı. Nefse hâkimiyetin bir yolunun, meşru istekleri ölçülü karşılamak olduğunu da vurgulardı.
“Düşünürken Rabbini an; hüküm verirken, paylaştırırken, dünya işlerinin arasında daima O’nu hatırla.” sözü, tasavvufun “El kârda gönül yârda” düsturunu yansıtan güçlü bir özettir.
11) Mektup ve İrşad Dili
Selmân (r.a.) ile Ebü’d-Derdâ (r.a.) dostluğu yıllar boyu sürdü. Ebü’d-Derdâ (r.a.) ona mal ve evlatla rızıklandırıldığını, mukaddes beldede bulunduğunu yazınca Selmân (r.a.) şu hikmetli cevabı verdi: “Hayır ve fazilet, mal ve evlat çokluğunda değil; hilmin çok, ilmin faydalı olmasındadır. Mukaddes belde orada yaşayanları kendiliğinden yüceltmez. Asıl şeref; Allah’ı görür gibi ibadet etmek, ihsan duygusuna ermek, nefsi ölülerden bilip kendinde varlık görmemektir.”
Bu üslup, faziletin dışta değil; içte, ahlakta ve ihsanda aranacağını öğreten bir irşad dili taşır.
12) “İman Süreyya’da olsa…” Müjdesi ve Etki Alanı
Rivayete göre Rasûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), Selmân (r.a.)’ın omzuna elini koyarak: “Bunlardan öyle erler çıkacak ki iman Süreyya yıldızında olsa muhakkak ona yetişir.” buyurmuştur. Bu müjde, Selmân (r.a.)’ın temsil ettiği ufku, irfanı ve gayreti işaret eder.
Onun manevî ve rûhânî etki alanı daha çok İran, İsfahan ve ötesi (Türkistan bölgesi) olarak zikredilir. Bu bölgelerde Nakşibendî yolun yaygınlaşması, silsilede Selmân (r.a.)’ın yer almasıyla da irtibatlı görülmüştür.
13) Vefatı ve Rivayetler
Selmân el-Fârisî (r.a.)’ın çok uzun yaşadığına dair rivayetler bulunur; iki yüz küsur sene yaşadığı da zikredilmiştir. Vefatının 35/655 yılında olduğu kaydedilir. Onun hayatı, hakikati arayışın, sabrın, zühdün, hizmetin ve Peygamber terbiyesine teslimiyetin canlı bir örneği olarak ümmete miras kalmıştır.
Kaynakça
Dipnotlar
- [1] Sıfâtu’s-Saf, 1/538, Bezzâr ve Taberânî’den naklen.
- [2] Hilyetü’l-Evliyâ, 1/199.
- [3] Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, 10/201.