Mevlânâ Yûsuf el-Hemedânî (Kuddise Sirruh)
Nakşibendiyye • Altın Silsile
Mevlânâ Yusuf Hemedânî (Kuddise Sirruhû)
Dokuzuncu halka • İlimden irşada uzanan yol
Adı, Nesebi, Doğumu
Bilgi: Kimlik
Tam adı Ebû Ya‘kûb Yusuf b. Eyyûb b. Yusuf b. Hüseyin el-Bûzencirdî el-Hemedânî olarak zikredilen
Mevlânâ Yusuf Hemedânî (Kuddise Sirruhû), Nakşibendiyye-i Aliyye silsilesinde dokuzuncu altın halka
kabul edilmiştir. Doğumu; hicrî 440 yılında, Safer ayında Pazartesi günü Hemedân’a bağlı
Bûzencird köyünde gerçekleşmiştir.[1][2]
Mezhepte Hanefî oluşu, ilimde derinliği ve İmâm-ı Âzam’ı hatırlatan tavrıyla anılması,
dönem kaynaklarında özellikle vurgulanır. Fizikî olarak zayıf yapılı, orta boylu, buğday tenli olduğu;
sakalında az miktarda beyazlık bulunduğu kaydedilmiştir.[3]
Zühdü, Ahlâkı ve Âdetleri
Bilgi: Zühd
Dünya ehline meyletmeyip, dünyevî kalabalıklardan uzak durmasıyla tanınırdı. Çarşı-pazarda hazırlanmış
yemeklerden sakınır, elbisesini mütevazı tutar; yünden ve yamalı kıyafet giymeyi tercih ederdi.
Kendisinde tıp ilminden de bir pay bulunduğu, özellikle göz hastalıklarına karşı ilaçlar hazırladığı
nakledilmiştir.[4]
Yediği şeyler çoğu zaman arpa ve darı ekmeğiyle, çekirdek yağı gibi sade gıdalardı; kırk günde bir tavuk eti
yediği, bazen koyun ve deve etine de rastlandığı aktarılır. Çalışmayı ihmal etmez; ayakkabı yapar,
çiftçilikle meşgul olurdu. Elindeki imkânı; özellikle fakirlere ve kalabalık aileli yoksullara dağıtır,
kimseden bir şey istememeyi hayatının düsturu bilirdi. Müridlerini de dilenmekten men ederdi.[4]
Cemaatle namaza titiz davranır, bir özür olmadıkça terk etmez; namazlardan sonra vird ve cüz okurdu.
Ahlâkında vakar hâkimdi: Yüksek sesle gülmez, sesini yükseltmez, yürürken etrafa bakınıp oyalanmaz;
kendisinden söz ederken “ben” demek yerine “çaresiz” ifadesini kullanırdı. Davet edene kim olursa olsun
icabet eder; kimseyi hakir görmezdi. İnsanlara fıkhî meseleleri anlatır, emr-i bi’l-ma‘rûfa devam ederdi.[4]
Gençliği ve Öğrenim Hayatı
Bilgi: İlim
Küçük yaşlardan itibaren ilme yönelen Yusuf Hemedânî (Kuddise Sirruhû), on sekiz yaşına ulaştığında
tahsilini ilerletmek üzere dönemin ilim merkezlerinden Bağdat’a gitti. Burada Nizamiye Medresesi’nin
baş müderrisi olan, et-Tenbîh, el-Mühezzeb ve et-Tebsıra gibi eserlerin sahibi
Ebû İshâk eş-Şîrâzî’den fıkıh okuyarak bu alanda derinleşti; hocasının kendisini yaşına rağmen
takdir ettiği aktarılır.[5]
Fıkıhla birlikte hadis ve kelâm gibi ilimlere de yönelerek zâhirî ilimlerde “umman” hâline geldiği ifade edilir.
Hadis sahasında Hatîb el-Bağdâdî gibi muhaddislerden istifade ettiği; ayrıca İsfahan, Buhara, Horasan,
Hârizm ve Mâverâünnehir taraflarında âlimlerle görüştüğü ve güvenilir râvilerden ders aldığı kaydedilmiştir.[5]
Bu dönem, Bağdat’ta mezhepler arası tartışmaların ve ilmî çekişmelerin yoğunlaştığı bir zamana rastlar.
Yusuf Hemedânî (Kuddise Sirruhû) de hem ilmî kabiliyeti hem de ilm-i hilâftaki mahareti sebebiyle
bu atmosferin içinde bulunmuş; bu tecrübelerin onun kalbini zühd ve tasavvuf yoluna daha fazla yaklaştırdığı
zikredilmiştir.[5]
Tasavvufa Yönelmesi ve İrşadı
Bilgi: İrşad
Şer‘î ilimlerde kemâle yaklaştıktan sonra, zühd ve riyazet yoluna daha fazla yöneldi.
Bu safhada, Mevlânâ Ebû Ali Fârmedî (Kuddise Sirruhû) hazretlerinin sohbet ve hizmetine kavuştuğu
belirtilir.[6] Böylece ilimle yoğrulan birikim, “hizmet ve hâl” terbiyesiyle tamamlanmış;
kısa zamanda çevresindeki âlimlere ve kâmil kimselere rehberlik edecek seviyeye yükseldiği ifade edilmiştir.[6]
Sem‘ânî’nin el-Ensâb’da kaydettiği üzere sohbet halkasına toplananların çokluğu dikkat çekicidir;
öyle ki, meclisine başka hiçbir yerde görülmeyecek kadar kalabalık bir cemaatin toplandığı söylenir.[7]
Bu sohbetlerle pek çok insanın hidayetine vesile olduğu; Bağdat’ta meclisler kurduktan sonra Merv’e,
oradan Herat’a geçtiği; davet vazifesini çeşitli beldelerde sürdürdüğü aktarılır.[7]
Merv’e dönüşünde bir tekke kurarak irşadını burada sürdürdüğü; ulemânın ve talebelerin ısrarıyla bu şehirde
yeniden yerleştiği bilgisi de rivayetler arasında yer alır.[7]
Kısa not: Bu bölümde öne çıkan çizgi; “ilim merkezli birikimin”,
hizmet ve sohbetle “irşada” dönüşmesidir.
İbnü’s-Sekkâ Hadisesi
Bilgi: Menkıbe
Tabakât kaynaklarında meşhur bir olay anlatılır: Bağdat’ta vaaz esnasında İbnü’s-Sekkâ adlı bir fakihin,
sohbetin düzenini bozacak ve şeyhi zor durumda bırakacak tarzda, konuyla ilgisiz bir soru yönelttiği nakledilir.
Yusuf Hemedânî (Kuddise Sirruhû) soruyu sormasına izin verdikten sonra, onun sözlerinde “küfür kokusu” sezip
kendisine sert bir ikazda bulunduğu aktarılır.[8]
Bu ikazın hikmetinin sonradan anlaşıldığı; İbnü’s-Sekkâ’nın Bizans elçisiyle Konstantiniyye’ye gidip,
daha sonra dinden çıkarak kötü bir akıbetle öldüğünün rivayet edildiği belirtilir.[8]
Bazı nakillerde ise olayın daha geniş bir çerçevede, başka zatların da bulunduğu bir buluşma üzerinden
farklı ayrıntılarla anlatıldığına işaret edilir.[9]
Kerametleri ve Hâlleri
Bilgi: Hâl
Yusuf Hemedânî (Kuddise Sirruhû) keramet iddiasına kıymet vermez, asıl ölçünün istikamet olduğunu hatırlatırdı.
Bununla birlikte hakkında pek çok harikulâde hâl anlatılmıştır. Rivayetlerden birinde; Bizanslıların esir aldığı
oğlunu kurtarmak için gelen bir annenin feryadı üzerine dua ettiği, kadının eve döndüğünde oğlunu yanında bulduğu,
gencin de “az önce İstanbul’daydım, bir zat geldi ve beni buraya getirdi” dediği nakledilir.[10]
Muhyiddîn-i Arabî’nin aktardığı rivayette ise; Evhadüddîn Hâmid Kirmânî’nin nakliyle, Yusuf Hemedânî’nin
bir gün Cuma dışı vakitte iç dünyasında dışarı çıkma isteği hissedip merkebin yularını serbest bıraktığı,
çölde yıkık bir mescitte hüzünlü oturan bir gençle karşılaştığı ve onun müşkülünü çözdüğü anlatılır.
Bu olaydan “sadık müridin sadakati, şeyhini kendine çekebilir” manası çıkarılır.[11]
Şeyh Necibüddîn Buzguş’un rüya menkıbesinde ise; beğendiği bir “cüz”ün müellifini araştırırken rüyasında
kendisine Yusuf Hemedânî’nin tanıtıldığı, “Rütbetü’l-Hayât” isimli eserin musannifi olduğunu söylediği
ve iki cübbeden yeşil olanını hediye ettiği anlatılır.[12]
Halifeleri
Bilgi: Halife
Rivayetlere göre, uzun yıllar irşad makamında bulunan Yusuf Hemedânî (Kuddise Sirruhû) hazretlerinin
müridleri çoktu; bunlar arasından dört kişiye halifelik vererek ihvanın terbiye vazifesini tevdi etti:
Bu dört halifenin dışında; Hâce Şâh Âtkarî, Şeyh Nizameddîn Mâturîdî, Hâce Muhammed,
Hâce Kâzrûnî Gülâbâdî ve Hâce Muhammed Şûhî gibi isimlerin de müridleri arasında sayıldığı belirtilir.[16]
Eserleri
Bilgi: Eser
Kaynaklarda Yusuf Hemedânî (Kuddise Sirruhû) hazretine nisbet edilen eserler arasında öne çıkanlar şunlardır:
Menâzilü’s-Sâirîn, Menâzilü’s-Sâlikîn ve Vâridât isimli bazı risalelerden de söz edilse de,
bunların günümüze ulaşmadığı belirtilir.[20]
Ayrıca Abdülhâlık Gucdüvânî’nin, Yusuf Hemedânî menkıbelerini ihtiva eden Risâle-i Sâhibiyye adlı
eserinin Harîrîzâde’nin Tibyân’ında yer aldığı ve Saîd-i Nefîsî tarafından neşredildiği kaydedilir.[21]
Vefatı
Bilgi: İrtihal
Yusuf Hemedânî (Kuddise Sirruhû) 535 (m. 1140) yılında Herat’tan Merv’e giderken,
Bâmyân kasabasında rahatsızlanmış; burada konaklanmasını istemiş ve kısa süre sonra irtihal etmiştir.[22]
İlk olarak oraya defnedildiği, daha sonra mübarek kabrinin Merv’e nakledilerek türbe yapıldığı ve
türbesinin günümüzde ziyaretgâh olduğu kaydedilir.[22]
Dipnotlar
Bilgi: Kaynak
[1] Bûzencird’in Hemedân’a yaklaşık 60 km mesafede olduğu kaydı.
[2] el-Kazvînî, Muhammed b. Hüseyin, Silsilenâme-i Hâcegân-ı Nakşibend, Süleymaniye Ktp., Laleli, nr. 1381, vr. 4b.
[3] en-Nakşibendî, Ahmed b. Süleyman, Şemâil-i Silsile-i Nakşibendiyye, M. Ü. İ. F. Kütüphanesi, nr. 770, vr. 23b-24a.
[4] el-Gucdüvânî, Mevlânâ Abdulhâlık, Makâmât-ı Yûsuf-i Hemedânî (Rütbetü’l-Hayat içinde), trc. Necdet Tosun, s. 47-59.
[5] el-Hânî, Abdülmecîd b. Muhammed, el-Hadâiku’l-Verdiyye, thk. Muhammed Hâlid el-Harse, Dâru’l-Beyrûtî, 1. Baskı, Dimaşk 1997, s. 341; el-Hüseynî, Muhammed ‘Îd Abdullah Ya‘kûb, es-Silsiletü’z-Zehebiyye, Dimaşk 2004, s. 121.
[6] Dara Şükuh, Sefînetü’l-Evliyâ, Kanpur, s. 35.
[7] es-Sem‘ânî, Abdülkerim b. Muhammed, el-Ensâb, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1. Baskı, Beyrut 1998, I/432.
[8] es-Sıfdî, Salâhuddîn, el-Vâfî bi’l-Vefeyât, Dâru İhyâi’t-Turâs, Beyrut 2000, XLVIII/29.
[9] el-Heytemî, İbn Hacer, el-Fetâve’l-Hadîsiyye, Dâru’l-Fikr, s. 255.
[10] en-Nebhânî, Yusuf b. İsmail, Câmi’u Kerâmâti’l-Evliyâ, Porbandar 2001, II/527; eş-Şa‘rânî, Abdülvahhab b. Ahmed, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, Kahire 1315, I/116.
[11] Câmî, Mevlânâ Abdurrahman, Nefahâtü’l-Üns, trc. Lâmi’î Çelebi, s. 409-410.
[12] Hocazâde, Ahmed Hilmi, Hadîkatü’l-Evliyâ, İstanbul 1318, s. 15-16.
[13] Safî, Mevlânâ Fahruddîn Alî b. Hüseyin, Reşahât, İstanbul, s. 15-17.
[14] Safî, Mevlânâ, Reşahât, s. 18.
[15] Abdulhâlık Gucdüvânî’nin ayrı bir makalede ele alındığı kaydı.
[16] el-Fârûkî, Muhammed Fadlullah, Umdetü’l-Makâmât, Hakikat Kit., İstanbul 2014, s. 60-61.
[17] el-Hemedânî, Mevlânâ Ebû Yakub Yusuf, Rütbetü’l-Hayât, çev. Necdet Tosun, İnsan Yay.
[18] Trc. Necdet Tosun, Hayat Nedir, 1998.
[19] Eser yazmaları ve kayıtları: el-Hemedânî, Rütbetü’l-Hayat, s. 27.
[20] Necdet Tosun, “Yusuf el-Hemedânî”, DİA, XLIV, 12; Kehhâle, Ömer b. Rızâ, Mu‘cemü’l-Müellifîn, Beyrut, XIII/279.
[21] Hamid Algar, DİA, XIV/171.
[22] el-Kevserî, Muhammed Zâhid b. el-Hasen, İrğâmü’l-Merîd, el-Mektebetü’l-Ezheriyye, 1. Baskı, s. 40; Muhammed Ahmed Dernika, et-Tarîkatü’n-Nakşibendiyye ve A‘lâmuhâ, s. 171.